Neden Linux? Ozgur Yazilim Nedir?

Giris

Eskiden bilgisayarlar, delikli kartlar ile programlanıyordu. Delikli kartlar, “At yarışı kuponu” benzeri üzerinde delinecek noktalar olan kartondan kartlardı. Delinen her nokta mantıksal “1” delinmeyen kısımlar ise mantıksal “0” anlamına geliyordu. Ayrıca kartın üzerinde hangi deliğin ne anlama geldiğini gösteren bir tablo da mevcuttu (aynı ÖSYM optik formlarındaki gibi). Dolayısıyla yazılımın kendisi aslında o kart olduğundan, karta bakan herhangi biri yazılımın nasıl çalıştığını anlayabilmekte ve “kaynak koduna” erişebilmekteydi. Bu yüzden, yapılan bir yazılım her koşulda özgürdü. Yazılıma baktığınızda nasıl çalıştığını anlayabiliyor, onu değiştirebiliyor veya yeni bir karta kolayca delikleri geçirip onu kopyalayabiliyordunuz. Ayrıca yazılımı değiştirip dağıtmanızda da hiçbir engel yoktu elbette.

Ardından geçen birçok yılın ardından, teknoloji ilerlemiş ve C dili ortaya çıkmıştı. Ayrıca bilgisayarlar birkaç “0 veya 1” ile değil, yüz binlerle ifade edilen “0 veya 1” lerle çalışır hale gelmişti. Ayrıca yazdığınız bir C kodu, derleme adı verilen bir işlemden geçiriliyor ve bu işlemin sonucunda 0-1’lere yani makina diline dönüşüyordu. Bu işlemin ise geri döndürülmesi çok zordu. Dolayısıyla derlenmiş bir C programının yanında kaynak kodu verilmez ise ilgili yazılımın nasıl çalıştığını anlamak veya onu değiştirmeye çalışmak imkansız hale gelmişti. Yazılım geliştiricileri de artık yazılımları birer meta olarak görmekteydi. Yazılımların yalnızca çalıştırılabilir “binary” dosyaları, birçok kısıtlama ile birlikte kullanıcıya veriliyordu. Yazılımlar üzerinde çalışmak, değişiklik yapmak yazılım lisanslarına göre suçtu.

MIT’de ise, 70’lerden o zamana kadar devam eden hacker kültürü bir nebze sekteye uğramıştı. MIT AI laboratuvarında çalışan hacker ‘ların önemli bir kısmı yazılım firmaları için çalışmaya başlamıştı.

Bir gün, MIT AI laboratuvarındaki hacker lardan biri olan Richard M. Stallman , orada bulunan bir Xerox yazıcının kağıt sıkıştırdığını fark etti ve Xerox ile iletişime geçti. Xerox’a hatayı kendinin çözebileceğini, ancak yazıcıda çalışan yazılımın kaynak koduna ihtiyaç duyduğunu belirtti. Xerox, bu yazılımın kendilerine ait olduğunu söyleyip, Stallman’ın talebini reddetti.

Bu olay, Stallman’ın kafasında bir fikir oluşturmuştu: Özgür yazılım.


Bahsedilen dönemde, bilgisayarların büyük çoğunluğu UNIX adı verilen bir işletim sistemini çalıştırmaktaydı. UNIX işletim sistemi de, Amerikan telekomünikasyon şirketi olan AT&T’nin mülküydü. Fahiş lisans ücretleri altında dağıtıldığı için çoğu bir kişinin UNIX’e erişimi yoktu. UNIX, yüksek oranda ancak büyük kurumların bilgisayarlarında kullanılabiliyordu.

27 Kasım 1983’te Richard M. Stallman, UNIX’in Usenet haber gruplarına Free Unix! başlıklı bir duyuru gönderdi. Bu duyuru ile dünya ilk defa özgür yazılım kavramıyla tanışıyordu.

Richard M. Stallman, dönemin popüler özel mülk işletim sistemi UNIX ile birebir uyumlu bir işletim sistemi geliştirmeye başladı. Bu işletim sisteminin adı ise GNU idi. GNU , özgür olarak dağıtılacaktı.

Ozgur Yazilim Nedir?

Bir yazılımın özgür yazılım olabilmesi için sağlaması gereken dört temel özgürlük vardır.

  1. Yazılımı herhangi bir amaç için herhangi bir koşulda çalıştırma özgürlüğü. (Kullan)
  2. Yazılımın nasıl çalıştığını anlama ve onu değiştirme özgürlüğü. (Araştır)
  3. Yazılımı kopyalama ve dağıtma özgürlüğü. (Paylaş)
  4. Yazılımın değiştirilmiş ve geliştirilmiş kopyalarını dağıtma özgürlüğü. (Geliştir)

Bu dört özgürlüğün tamamını sağlayan yazılımlar, özgür yazılımlardır.


Yetmişli yıllarla birlikte bilişim dünyasındaki bütün yazılımlar mülk hale gelmişti. Seksenlere girilirken, bir bilişim sisteminin maliyetinin çoğunu artık yazılımlar oluşturmaktaydı. Dolayısıyla bilgisayarlar çoğunlukla şirketlerde ve üniversitelerde bulunmaktaydı. Burada “Ama benim Commodore 64’üm veya Amstrad’ım vardı” diyenleriniz olabilir, ama onlar “ev bilgisayarları” veya “mikrobilgisayarlar”, bahsettiğim konunun dışındalar.

Bu süreçte, binlerce dolar ödeyip satın aldığınızı düşündüğünüz yazılımları aslında satın almış olmuyordunuz, sadece yazılım size belirli koşullar altında kullanmanız için lisanslanıyordu. Yazılım artık ticari bir üründü, ama diğer ticari ürünlerden çok önemli bir farkı vardı. Elinizde 1 ton buğday olduğunu düşünün. Yaptığınız her satışta elinizdeki buğday azalacak ve en nihayetinde bitecektir. Bunun haricinde buğdayı elde etmek için yaptığınız elle tutulur masraflar vardır; traktörlerin ve biçerdöverlerin yaktığı mazot, tarlada çalışan tayfanın yevmiyeleri, buğdayın tarladan depoya ve depodan satılan yere nakliye hizmetleri, buğdayların konulduğu çuval…

Yazılım buradaki farkı şu, eğer elinizde bir tane yazılım varsa istediğiniz kadar satın elinizdeki yazılım “azalmayacaktır”. Depolaması ve nakliyesi ya masrafsız ya da birkaç disket kadar masrafa sahiptir. Ayrıca yazılımı oluştururken illa ki “tayfa” çalıştırmak zorunda değilsiniz, kendi başınıza da yazmış olabilirsiniz.

Ayrıca bir yazılımı temelde “sıfırdan oluşturmuş” olmanız mümkün değildir. Yazdığınız her yazılım, insanlığın ortak birikiminin bir ürünüdür. Bilgi, insanlık tarihi boyunca kümülatif olarak mevcut noktaya gelmiştir. Yazılımı geliştirirken de, bu birikimden faydalanırız; matematikten, fizikten, elektronikten ve bunların alt dallarından yazılımın yazıldığı donanımdan üzerinde geliştirildiği işletim sisteminden, yazılımın yazıldığı programlama diline ve onun derleyicisine kadar pek çok parça, çok ayrı zamanlarda çok ayrı insanlar ve topluluklar tarafından geliştirilmiştir. Bu koşullar altında yazılımın “yaratıcısı” olarak bu yazılımı “mülk edinmek” ve insanların yazılıma erişimini kısıtlamak ne kadar doğrudur?

1983 yılında Richard M. Stallman, MIT’deki ofislerinde bulunan bir yazıcıda yaşadığı bir kağıt sıkıştırması sorununu, yazıcının bellenim (firmware) yazılımı mülk olduğu için tüm imkanlara sahipken çözemedi ve bu noktadan hareketle özgür yazılım kavramını ortaya atmıştır. Ayrıca dönemin en yaygın kullanılan işletim sistemi olan UNIX’in, bire bir uyumlu bütünen özgür bir halini oluşturmak için GNU işletim sistemi projesini başlatmıştır. Çünkü kendi ifadesiyle “bir yazılımı sevdiyseniz onu başkalarıyla paylaşabilmeniz gerekir”.

Linux

Bu noktadan itibaren yıllar içerisinde geliştirilmeye devam edilen GNU işletim sistemi, en nihayetinde 1991 yılında geliştirilmeye başlanan Linux çekirdeği ile bir araya geldi ve bugün kullandığımız GNU/Linux işletim sistemi ortaya çıktı. GNU/Linux başta olmak üzere bu süreçte geliştirilen bütün özgür yazılımlar tek bir ortak amaç doğrultusunda yazıldı: Kullanıcıların özgürlüğünü sağlamak.

Ancak özgürlük, kendi başına politik bir kavram olarak vardır. Bir tahakküm unsuruna karşı bir mücadele doğrultusunda var olur. Özgürlükten söz ettiğinizde, doğal olarak taraf olur ve özgürlüğünüzü elinizden almaya çalışan bir şeye karşı cephe alırsınız. Yazılım özgürlüğü özelinde bu durum bazı insanları rahatsız etmekteydi, çünkü yazılım özgürlüğü doğası ve karakteristiği gereği politik bir alan olarak var olmak durumundaydı ancak dönemin özgür yazılım topluluğu içerisinde apolitik olmak isteyen bir kitle mevcuttu. Bununla beraber, şirketler ve devletler “özgür yazılım” ifadesinden ve özgürlük felsefesinden pek hoşnut değildi.

Bu gelişmelerle birlikte 1998 yılında ilk defa “açık kaynak” tanımı “özgür yazılım” ifadesinin yerine ortaya atıldı. Açık kaynak, özgür yazılımın politik duruşu ve felsefik yaklaşımının aksine, kullanıcıların ve geliştiricilerin katılımını ve yazılımın oluşumu ve gelişimini, kalitesini ön plana alan pragmatik bir yaklaşım olarak ortaya çıktı. Başlarda bütünen özgür yazılımın yerini alması istense de, doğal olarak topluluk buna karşı çıktı. Çünkü topluluğun içerisinde konuyu yalnızca yazılım geliştirme olarak değil, bir özgürlük mücadelesi olarak addeden çok geniş bir kitle mevcuttu.

Bu noktada bir ayrımı daha yapmak gerekir, “açık kaynak” ve “açık kaynak kod” da birbirinden ayrı iki kavramdır. “Açık kaynak kodlu yazılım”, kaynak koduna erişebildiğiniz herhangi bir yazılım anlamına gelir. “Açık kaynak” ise, özgür yazılıma benzer şekilde kullanıcıların bazı “haklarını” tanımlar. Örneğin TrueCrypt ismindeki bir disk şifreleme yazılımı, “açık kaynak kodludur” ancak yazılımı çalıştırabilmek bazı koşullara bağlandığı için ve yazılımın kopyalanması hususunda bazı noktalara şerh düşüldüğü için “ne özgürdür ne de açık kaynaklıdır”.

Özgür yazılım ve açık kaynak arasındaki temel fark, yaklaşım farkıdır. Özgür yazılım kullanıcının özgürlüğünü esas alır, temel dayanağı budur. Mülk olanın ve mülk edinmeye çalışanın karşısında durur. Basın özgürlüğü gibi, ifade özgürlüğü gibi, düşünce özgürlüğü gibi bir özgürlük mücadelesidir. Açık kaynak ise bir yazılım geliştirme stratejisidir, yazılımın gelişmişliğini ön plana alır. Daha çok katılımcıya ulaşmaya ve daha kaliteli yazılımlar elde etmeye çalışır.

Eğer özgür olmak ve özgürlük sizin için önemliyse, özgür bir dünyada yaşama hayaliniz varsa “özgür yazılım” kavramını kullanın. Özgürlüğün kişisel tercihiniz olmadığını, ancak hepimiz özgür olmak için çabaladığımızda gerçekten özgür olabileceğimizi unutmayın.

Ozgur Yazilim Dernegi, Yazilar, “Ozgur Yazilim Nedir?” ve “Neden Acik Kaynak Degil Ozgur Yazilim?




DRM Tehlikesi

Favori kitabevinizden satın aldığınız bir kitabı, yalnızca evinizin salonunda bulunmak zorunda olan, Kardeşler Mobilya’dan alınma bir koltuğa oturarak okuyabildiğinizi ve üzerine de Portakal Kalem üretimi siyah renk bir kalemle not alabildiğinizi hayal edin. Bunun haricinde yapacağınız her türlü okumanın da yasak olduğunu. Bu kitabı sadece Gomore marka bir kitaplığa koyabildiğinizi, hatta bir sabah kalktığınızda kitabın kitaplığınızdan “sözleşmesinin bittiği” gerekçesiyle yok olduğunu. Saçma gibi geliyor değil mi? Ama artık bu bir gerçek, DRM yüzünden.

Hayatlarımızı dijital dünyaya bu denli göç ettirmeden önce, medyaları çoğunlukla fiziksel olarak edinerek kullanmaktaydık. Örneğin müziklerimiz kasetlerde veya CD’lerde duruyordu, eğer müzik dinlemek istiyorsak ya bir dükkana gidip fiziksel olarak o albümün bir nüshasını alıp evdeki kasetçalarımıza takıp keyfimize bakmamız, ya da akşama kadar radyonun başında sevdiğimiz şarkının çalmasını beklememiz gerekiyordu. Filmler için de durum benzerdi, filmler VHS ya da Betamax gibi kaset medyalarda ya da DVD’lerde (bir dönem ise maalesef VCD’lerde) satılıyordu, filminizi alıp ya da kiralayıp, soğuk bir bira ve atıştırmalıklar eşliğinde istediğiniz gibi izleyebilirdiniz, eğer evinizde o medyayı oynatabilecek bir oynatıcı varsa tabi.

Müzik veya film gibi dijital medyalarda hep bir “format savaşı” [1] vardı, bir film Beta’ya çıkar sizde VHS vardır, MiniDisc oynatıcı almışsınızdır sevdiğiniz sanatçının sadece kaset albümü çıkmıştır, hayranlık duyarak aldığınız LaserDisc oynatıcınız için bir de bakmışsınız artık film çıkmıyor… Bu sorunları yaşamadığımız yegane medya ise kitaplar olmuştur, gözleriniz görüyorsa ve ortam yeteri kadar aydınlıksa kitap okumanızın önünde bir engel yoktur, hatta körler için Braille alfabesinde yazılan kitaplar vardır. Kitaplar optik ve bant medyalar gibi dayanıksız da değildir ayrıca, ciddi şekilde ıslanmadığı, “yakılmadığı” [2] veya gümüşçükler tarafından yenmediği sürece çoğunlukla dayanır, 20 sene öncesinden sorunsuz çalışan bir kaset bulmak imkansıza yakınken, 16. yüzyılda basılan kitaplar olduğu gibi durmaktadır.

Konu sadece dayanıklılıktan veya medyayı kullanabilme özgürlüğünden ibaret değildir, bir film, albüm veya kitap “nüshası” satın aldığınızda o nüsha artık sizindir. Aldığınız bir DVD filmi ister DVD oynatıcıya takarsınız, ister bilgisayarınızda izlersiniz; medyanın dayanıksızlığını göz önüne alıp “ripleyip” bilgisayarınıza kopyalayabilirsiniz, filmi izlemek isteyen bir arkadaşınıza verebilirsiniz, üzerine gülen suratlar çizebilirsiniz, en nihayetinde de eğer ondan kurtulmak istiyorsanız satabilirsiniz. Kitaplar için de durum çok benzerdir, istediğiniz yerde okuyabilir, fotokopisini çekebilir, kitabı tarayabilir, sandalye olarak kullanabilir, bir kütüphaneye bağışlayabilirsiniz. Çünkü kitabın veya DVD’nin içerisideki veri sizin olmasa bile, “nüshası” sizindir.

Ancak mevcuttaki dijitalleşme içerisinde, fiziksel medyalardan dijital akışlara doğru bir eğilim içerisindeyiz. Normalde fiziksel medyada istense de uygulanamayan özgürlük kısıtlamaları maalesef ki dijital mecralarda uygulanabilir hale geldi. Spotify’dan dinlediğiniz bir müziği, “Premium” aboneliğiniz bitince cihazınıza indirmiş olsanız dahi dinleyebilir misiniz? Netflix’te var olan bir diziyi video oynatma yeterliliğine sahip olsa bile “Netflix uygulaması” çalışmayan bir cihazda izleyebilir misiniz? İşte bunları yapmanızı engelleyen “teknoloji” DRM’dir.

DRM, orijinal açılımıyla “Dijital Haklar Yönetimi”, doğru ifadesiyle “Dijital Kısıtlamalar Yönetimi”; indirilebilir, çevrimiçi veya aktarılan medya içeriklerinde kullanılan bir tahakküm aracıdır. Satın aldığınız, parasını ödediğiniz medyayı, kendiniz için bile olsa kullanmanızı, kopyalamanızı, paylaşmanızı veya yedeklemenizi engeller. Bunun ötesinde, DRM’in pratik zararları şunlar olabilir; bir filmi izlemek için erişilebilirlik araçlarına ihtiyaç duyuyorsanız bunları kullanamayabilirsiniz, sahibi olduğunuz medyaya istediğiniz zaman istediğiniz şekilde erişemeyebilirsiniz; türetimin ve hacklemenin doğasından gelen yaratıcılığınız, bu kısıtlamalardan dolayı yontulabilir. Hepsinden önce, DRM’in beraberinde getirdiği tahakküm mekanizmaları bireysel özgürlüklerinizi ihlal eder.

Amazon’dan bir e-kitap “satın aldığınızda”, ki kitabı aslında satın alamazsınız, yalnızca kitabı belirli koşullar dahilinde “okuma hakkını” [3] edinirsiniz, ilk paragrafta bahsedilen durumu canlı canlı yaşarsınız. Kitapları yalnızca Amazon’un ürettiği Kindle cihazlarında okuyabilir, onun istediği yerlere not alabilirsiniz. Hatta mahremiyetinize [4] de saygı gösterilmez, aldığınız notlar Amazon tarafından okunur.

Çok ironik bir biçimde, Amazon kullanıcıların “satın aldıklarını düşündükleri” George Orwell’in 1984 kitabını, kitabın yayıncısıyla olan sözleşmesinin bittiği gerekçesiyle uzaktan silmiştir [5]. Bu hissi anlamak için şöyle hayal edin, bir gece uyumadan önce 1984’ü okuyorsunuz, kitaplığınıza koyuyorsunuz, sabah kalktığınızda bulamıyorsunuz. Çiftartı iyi!

Hatta DRM marifetiyle özgürlüğümüzü ortadan kaldırmaya yemin etmiş bazı firmalar, kitaplarının “lisans sözleşmelerine” kitabı yüksek sesle okumanızın yasak olduğuna dair bir madde eklemekten bile utanmamışlardır.

Son tahlilde, DRM özgürlüğümüze düşman bir yapıdır, tasarımı gereği kusurludur [6]. Ancak elbette DRM olmadan dijital dünyadan faydalanmak da mümkündür, eskiden olduğu gibi fiziksel medyalar kullanarak, kullanıcılarını DRM’e zorlamayan hizmetleri tercih ederek [7], mümkün olmayan durumlarda ise bilgiyi ve veriyi “özgürleştirerek” DRM’siz yaşayabilir ve özgürlüğünüzü koruyabilirsiniz.

Kaynak

Ozgur Yazilim Dernegi, Yazilar, DRM Tehlikesi, Ozcan Oguz


Kaynaklar

Yukaridaki yazilar “Ozgur Yazilim Dernegi” internet sitesinden alintidir.

Eklemeler

14 Beğeni

Forumda en çok emek verilerek yazılan konu.

2 Beğeni

Hepsini ben yazmadim ki :slight_smile:

2 Beğeni

Baya güzel bir videoymuş, tekrar tekrar izledim, teşekkürler @reo

1 Beğeni

:heart: Elimde daha guzelleri de var :slight_smile:

https://www.fsf.org/blogs/community/presenting-shoetool-happy-holidays-from-the-fsf

https://www.fsf.org/blogs/community/watch-fight-to-repair-demand-the-right-to-repair

2 Beğeni

abi bir şey soracağım şimdi açık kaynak kodlu olan ama özgür olmayan bir yazılımı indirip sonra kendimize göre derlersek suçlu olur muyuz

Lisanslanmasına bağlı olarak olabilirsin.

Açık kaynak yazılım lisanslarını şuradan karşılaştırabilirsiniz:

Acik kaynak ve Ozgur yazilim ayni sey degil arkadaslar. Yukarida ya da ozgur yazilim derneginin sitesinde aciklandi.